Metin Türleri

Türkçe · 8. Sınıf · 5 kazanım · 73 soru

Önce şunu tazele

Bunları biliyor olman gerekiyor

Metin türlerine girmeden önce birkaç kavramın yerli yerinde olması lazım. Hepsini daha önce duydun, sadece tazeleyelim.

Metin: bir konuyu anlatmak için bir araya getirilmiş, kendi içinde bütünlüğü olan yazıdır. Bir paragraf da metindir, üç yüz sayfalık bir kitap da.

Konu ile ana fikir aynı şey değildir. Konu, metnin neyden söz ettiğidir ("şehirdeki ağaçlar"). Ana fikir ise yazarın o konuda söylemek istediği yargıdır ("Şehirlerde ağaç dikmek süs değil, ihtiyaçtır.").

Nesnel ve öznel anlatım: nesnel cümle herkes için aynı şekilde doğrulanabilir, kişiden kişiye değişmez ("Bu sokakta on iki çınar var."). Öznel cümle yazarın kendi duygu ve düşüncesini taşır, herkes aynı şeyi düşünmeyebilir ("Bu sokak şehrin en güzel yeridir.").

Kanıtlama: bir düşünceyi ölçüm, sayı, belge, uzman görüşü gibi dayanaklarla desteklemektir. Her metin kanıtlamaz; bazıları buna hiç kalkışmaz bile.

Gerçek ve kurgu: gerçek, dünyada gerçekten olan ya da olmuş olandır. Kurgu ise yazarın zihninde tasarladığı, hayal ürünü olandır.

Bu beş kavram elinde olsun. Çünkü bu konuda yapacağın iş, bir metne bakıp "bu yazar ne yapmaya çalışıyor?" sorusuna cevap vermek olacak.

Anlatım

Metin türü nedir, neden ayırt ederiz?

Her yazı bir amaçla yazılır. Kimi yazar seni bir konuda bilgilendirmek ister, kimi bir düşüncesini kanıtlamak, kimi sadece kendi iç dünyasını paylaşmak, kimi de bir hikâye anlatıp seni sürüklemek.

İşte metin türü, bir yazının hangi amaçla ve nasıl bir dille yazıldığını gösteren ad'dır. Türü bilmek, metni doğru okumanı sağlar. Bir romanı "acaba kanıtı var mı?" diye okursan yanlış yaparsın; bir makaleyi "ne kadar duygulu yazmış" diye okursan yine yanlış yaparsın.

Sekizinci sınıfta beş türü tanımanız isteniyor: fıkra (köşe yazısı), makale, deneme, roman ve destan. Bu beşinin tarihini, kimin ilk yazdığını, alt dallarını ezberlemene gerek yok. Senden istenen tek şey şu: eline bir parça verildiğinde onun hangi tür olduğunu tanımak.

Tanımak için her metne şu üç soruyu soracaksın:
1. Yazar ne yapmak istiyor? (bilgilendirmek / kanıtlamak / düşündüğünü paylaşmak / hikâye anlatmak)
2. Düşüncesini kanıtlıyor mu, yoksa öylece söyleyip geçiyor mu?
3. Dili nasıl? Nesnel ve ölçülü mü, samimi ve sohbet gibi mi, olaylı ve betimlemeli mi?

Bu üç sorunun cevabı, türü neredeyse her zaman ele verir.

Metin türü nedir, neden ayırt ederiz?

T.8.3.26

Anlatım

Makale: düşüncesini kanıtlayan yazı

Makale, bir düşünceyi ya da bilgiyi okura KANITLAYARAK anlatan yazıdır. Yazarın amacı seni ikna etmektir; ikna etmek için de dayanak gösterir.

Makalenin üç belirgin özelliği vardır:

Birincisi, kanıt vardır. Sayı, ölçüm, araştırma sonucu, uzman görüşü, karşılaştırma... Yazar "bence böyle" demekle yetinmez, "şu yüzden böyle" der.

İkincisi, dil nesneldir. Yazar kendi duygularını öne çıkarmaz. "Bence", "sanırım", "kim bilir" gibi ifadeler makalede seyrektir.

Üçüncüsü, düzen serttir. Konu ortaya konur, dayanaklar sıralanır, sonuca bağlanır. Konudan konuya atlamaz.

Şimdi kendi yazdığım kısa bir makale parçasına bak:

"Şehirlerde ağaç sayısının azalması yalnızca görüntüyü değil, sıcaklığı da etkiler. Belediyenin son üç yılda tuttuğu ölçümlere göre ağaçlı sokaklarla betonla kaplı sokaklar arasında yaz aylarında beş derecelik bir fark oluşmaktadır. Bu fark, gölgenin toprağı serin tutmasından ve yaprakların buharlaşma yoluyla havayı nemlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle ağaçlandırma bir süs çalışması değil, doğrudan bir ihtiyaçtır."

Burada bir iddia var: "ağaçlandırma ihtiyaçtır". Ve o iddianın arkasında bir ölçüm var: "beş derecelik fark". Yazar duygusundan hiç söz etmiyor. İşte bu makaledir.

T.8.3.26

Çözümlü örnek

Bu parça makale midir?

Aşağıdaki parçanın türünü belirle ve gerekçelendir.

"Uyku süresinin kısalması, öğrencilerin derse odaklanma süresini doğrudan etkilemektedir. Bir okulda yapılan ölçümde, gece yedi saatten az uyuyan öğrencilerin ders sırasında dikkatlerini ortalama on iki dakika, dokuz saat uyuyanların ise yirmi altı dakika sürdürebildiği görülmüştür. Aradaki bu fark, uykunun beyindeki bilgi düzenleme işini tamamlayamamasıyla açıklanmaktadır. Öyleyse okul saatlerini erkene çekmek, çözüm değil sorunun kendisidir."

  1. Üç soruyu sırayla soralım.
  2. 1. Yazar ne yapmak istiyor? Bir düşünceyi doğrulatmak istiyor: "Okul saatlerini erkene çekmek yanlıştır." Yani bir iddiası var.
  3. 2. Kanıtlıyor mu? Evet, hem de açıkça. "On iki dakika" ve "yirmi altı dakika" diye ölçülmüş sayılar veriyor, ölçümün nerede yapıldığını söylüyor, sonucu bir nedene bağlıyor.
  4. 3. Dili nasıl? Nesnel. "Bence", "sanırım", "içimden geldi" gibi hiçbir ifade yok. Yazar kendi duygusunu anlatmıyor.
  5. Sonuç: Bu bir MAKALEdir.
  6. Dikkat etmen gereken nokta şu: parçanın son cümlesi ("çözüm değil sorunun kendisidir") bir görüş bildiriyor. Bunu görüp "demek ki deneme" deme. Makale de görüş bildirir; farkı, görüşünü kanıta dayandırmasıdır. Buradaki görüş, hemen önündeki ölçümün üstüne kuruluyor.

T.8.3.26

Anlatım

Deneme: yazarın kendisiyle konuşması

Deneme, yazarın bir konu üzerine düşündüklerini, kimseyi ikna etme derdi olmadan, serbestçe anlattığı yazıdır. En kısa tarifi şudur: deneme, yazarın kendisiyle yüksek sesle konuşmasıdır; sen de bu konuşmaya kulak misafiri olursun.

Denemenin üç belirgin özelliği vardır:

Birincisi, kanıt aranmaz. Yazar "bence", "sanırım", "kim bilir", "bana öyle geliyor ki" diyebilir ve bunu ispatlamak zorunda hissetmez.

İkincisi, dil samimidir. Sanki karşısında bir dostu varmış gibi yazar. Kendinden, çocukluğundan, o günkü havadan söz edebilir.

Üçüncüsü, konudan konuya rahatça geçer. Yazı, düşüncenin doğal akışını izler; katı bir plana bağlı değildir.

Makale ile aynı konuyu deneme diliyle yazsam şöyle olurdu:

"Ağaçların gölgesinde yürümeyi neden bu kadar sevdiğimi bilmiyorum. Belki de çocukluğumda evimizin önünde koca bir dut ağacı olduğu içindir. O gölgeye girince insanın acelesi geçiyor sanki; adımlar kendiliğinden yavaşlıyor. Kim bilir, belki de biz ağacın serinliğine değil, bize öğrettiği yavaşlığa sığınıyoruz."

Aynı konu: ağaçlar. Ama burada tek bir sayı yok, tek bir ölçüm yok. Yazar seni ikna etmeye çalışmıyor; sadece düşündüğünü söylüyor. Cümlelerin çoğu "bilmiyorum", "belki", "kim bilir" ile başlıyor. İşte bu denemedir.

T.8.3.26

Çözümlü örnek

Makale mi, deneme mi?

Aşağıdaki iki parça aynı konuyu işliyor. Hangisi makale, hangisi denemedir?

I. "Kitap okuma alışkanlığı okul çağında kazanılır. Bir ilçede üç yıl boyunca izlenen sınıflarda, haftada iki saat serbest okuma yapan öğrencilerin yıl sonunda okuduğu kitap sayısı ortalama on dört, bu uygulamanın yapılmadığı sınıflarda ise dörttür. Aradaki fark, alışkanlığın zorlamayla değil süreklilikle kazanıldığını göstermektedir."

II. "Bir kitabı bitirdiğimde neden hep aynı hüznü duyarım, çözebilmiş değilim. Belki de bitirmek, bir arkadaşı istasyonda uğurlamaya benziyor. Sanırım bu yüzden son sayfaları hep ağırdan alırım; kim bilir, belki de kitaplar biz onları yavaş okuyalım diye yazılıyordur."

  1. İkisine de aynı üç soruyu soralım.
  2. I. parça: Bir iddiası var — "alışkanlık süreklilikle kazanılır". Bu iddiayı destekliyor mu? Evet: üç yıllık izleme, "on dört" ve "dört" diye sayılmış kitap sayıları. Dili nesnel; yazar kendinden hiç söz etmiyor. → MAKALE.
  3. II. parça: Bir iddiası var mı? Aslında yok; yazar sadece kendi duygusunu anlatıyor. Kanıtlıyor mu? Hayır, kanıtlamaya kalkışmıyor bile. "Çözebilmiş değilim", "belki", "sanırım", "kim bilir" ifadeleri arka arkaya geliyor. Dili samimi; kendinden söz ediyor. → DENEME.
  4. Cevap: I → makale, II → deneme.
  5. En kestirme ölçüt şu: parçadan sayıları ve dayanakları sil. Geriye anlamlı bir yazı kalmıyorsa o makaledir, çünkü makalenin bel kemiği kanıttır. Denemede zaten silecek bir kanıt bulamazsın.

T.8.3.26

Sık yapılan hata

Makale ile denemeyi karıştırmak

Bu konunun en sık düşülen tuzağı budur. İkisi de düşünce yazısıdır, ikisi de bir konu üzerine yazılır, ikisinde de yazarın görüşü vardır. O yüzden "ikisinde de görüş var" demek seni hiçbir yere götürmez.

Ayırt edici ölçüt İKİ tanedir; ikisini birden kontrol et.

Birinci ölçüt: KANITLAMA. Makale kanıtlar, deneme kanıtlamaz. Makalede sayı, ölçüm, araştırma, uzman görüşü ararsın. Denemede bunları aramazsın, çünkü yazarın böyle bir derdi yoktur. Denemede yazar düşüncesini serbestçe gezdirir; bir yerde başlar, bambaşka bir yerde bitirir ve bunun hesabını kimseye vermez.

İkinci ölçüt: OKUR KİM? Makale, o konuyu ciddiye alan, bilgi arayan okur için yazılır; yazar okuru ikna etmeye çalışır. Deneme ise aslında en çok yazarın kendisi için yazılır; okur oraya sonradan davet edilir. Bu yüzden denemede "ben" çok geçer, makalede az geçer.

Sakın şu iki yanlışa düşme:

Yanlış 1: "Bu parçada 'bence' geçiyor, o hâlde denemedir." Bir makale de "bence" diyebilir; önemli olan o "bence"nin arkasında dayanak olup olmadığıdır.

Yanlış 2: "Bu parça duygulu yazılmış, o hâlde denemedir." Duygulu dil tek başına yetmez. Parçada ölçüm ve veri varsa, dili ne kadar akıcı olursa olsun o yazı bir düşünceyi kanıtlıyordur.

Makale ile denemeyi karıştırmak

T.8.3.26

Anlatım

Fıkra (köşe yazısı): günün konusuna kısa bir dokunuş

Fıkra, gazete ya da dergideki köşesinde yazan bir yazarın, GÜNCEL bir konuyu kısa ve çarpıcı biçimde ele aldığı yazıdır. Bu yüzden buna köşe yazısı da denir.

Fıkranın belirgin özellikleri:

Günceldir. Konu, o günlerde konuşulan bir şeydir: bir karar, bir olay, bir tartışma. Yıllar sonra okunduğunda "o gün ne olmuştu?" diye sorarsın.

Kısadır. Gazetede yeri bellidir; yazar sözü uzatamaz. Bu yüzden hemen konuya girer.

Çarpıcı bitirir. Fıkra genellikle akılda kalan bir cümleyle, bazen bir soruyla ya da kısa bir benzetmeyle biter.

Kanıtlama zorunlu değildir. Yazar bir sayı verebilir ama makaledeki gibi baştan sona kanıt sıralamaz; onun işi düşündürmektir, ispatlamak değil.

Aynı ağaç konusunu bir köşe yazısı gibi yazsam şöyle olurdu:

"Bu hafta şehrimizin ana caddesindeki çınarlar bir gecede kesildi. Kimse sormadı, kimseye sorulmadı. Bir ağacı yetiştirmek yirmi yıl alıyor, kesmek yirmi dakika. Karar verirken bu oranı bir kez olsun düşünsek, sanırım şehirlerimiz bugünkünden çok daha serin olurdu."

Bak: konu bu haftanın olayı, yazı kısa, son cümle çarpıcı. Kanıt sıralamasına girmiyor. İşte bu fıkradır.

T.8.3.26

Sık yapılan hata

Buradaki "fıkra" güldürü fıkrası DEĞİLDİR

Bunu açıkça söylemem gerekiyor, çünkü öğrencilerin yarısı bu yüzden yanlış yapıyor.

Günlük hayatta "fıkra" dediğimizde aklımıza Nasreddin Hoca'nın kısa güldürü hikâyeleri gelir. Arkadaşına "sana bir fıkra anlatayım" dersin, gülersiniz. O ayrı bir şeydir.

Ama bu konudaki fıkra, GAZETE KÖŞE YAZISIDIR. Güldürmek zorunda değildir; çoğu zaman ciddi, hatta öfkeli bir yazıdır. Bir belediye kararını, bir sınav sistemini, bir sokak sorununu ele alır.

İkisinin tek ortak yanı "kısa" olmalarıdır; başka hiçbir ortak yanları yoktur.

Soruda "fıkra" sözcüğünü gördüğünde beynin doğrudan "köşe yazısı" desin. Eğer bir parçada "Temel ile Dursun otobüse binmiş..." diye başlayan bir güldürü metni verilip "bu fıkra mıdır?" diye sorulursa, doğru cevap "hayır, bu bir mizah/güldürü metnidir" olur — çünkü bu konuda kastedilen tür köşe yazısıdır.

Kısacası: bu ünitede fıkra = köşe yazısı. Aklında bir tek bu kalsın.

T.8.3.26

Çözümlü örnek

Fıkrayı (köşe yazısını) tanıma

Aşağıdaki parçanın türünü belirle.

"Dün akşam mahallemizin tek parkına yeni bir tabela dikilmiş: 'Top oynamak yasaktır.' Tabelayı diken de haklı olabilir, camı kırılan komşu da. Ama şunu soralım: çocuk topu nereye götürsün? Yasak koymak kolaydır, alan açmak zordur. Bu şehir, yasaklarını park sayısından hızlı üretiyor."

  1. Sırayla bakalım.
  2. Konu güncel mi? Evet — "dün akşam" dikilen bir tabela. Bugünün, bu haftanın olayı.
  3. Uzunluk? Çok kısa; beş cümle.
  4. Kanıt var mı? Yok. Tek bir sayı, tek bir ölçüm geçmiyor. Yazar ispatlamaya çalışmıyor.
  5. Bitiriş? Çarpıcı bir cümleyle bitiyor: "Bu şehir, yasaklarını park sayısından hızlı üretiyor." Akılda kalıcı, iğneleyici bir kapanış.
  6. Sonuç: Bu bir FIKRA, yani köşe yazısıdır.
  7. Neden deneme değil? Çünkü deneme güncel bir olaya bağlı olmak zorunda değildir; yazar kendi iç dünyasında dolaşır. Burada ise somut, dünkü bir olay var ve yazar doğrudan ona sesleniyor.
  8. Neden makale değil? Çünkü hiçbir dayanak, hiçbir veri sunulmuyor.
  9. Ve elbette: burada gülünecek bir şey yok. Yine de bu bir fıkradır — çünkü fıkra köşe yazısı demektir.

T.8.3.26

Anlatım

Roman: uzun soluklu kurgu

Roman, kurgusal bir olayı geniş biçimde, birçok kişiyle ve uzun bir zaman diliminde anlatan yazıdır. İlk üç türden ayrılan yanı şudur: makale, deneme ve fıkra DÜŞÜNCE yazısıdır; roman ise OLAY yazısıdır.

Romanı tanımak aslında kolaydır, çünkü içinde şunlar hep bulunur: bir olay akışı, kişiler, bir zaman, bir mekân ve olup biteni bize aktaran bir anlatıcı. Konuşmalar (diyaloglar) da çoğu zaman vardır.

Roman kurgudur. Yani anlatılanlar yazarın tasarladığı olaylardır; gerçekten yaşanmış olmaları gerekmez. Bu yüzden romanda kanıt aramak anlamsızdır.

Kendi yazdığım kısa bir roman parçası:

"Selim, değirmenin tozlu merdivenlerini üçer üçer çıkarken kalbi göğsünü dövüyordu. Yukarıdaki odada, babasının yıllar önce sakladığını söylediği defter olmalıydı. Kapıyı ittiğinde içeride kendisinden başka birinin daha nefes aldığını duydu ve olduğu yerde kalakaldı. 'Kim var orada?' diye seslendi; sesi kendisine bile yabancı geldi."

Burada bir kişi (Selim), bir mekân (değirmen), bir zaman (o an) ve bir olay (defteri aramak, birinin varlığını fark etmek) var. Yazar bize bir şey kanıtlamıyor; bizi olayın içine çekiyor.

Romanla öykü (hikâye) arasındaki fark ise uzunluk ve genişliktir: öykü tek bir olayı kısaca anlatır, roman birçok olayı iç içe geçirerek uzun uzun anlatır. Sekizinci sınıfta bu ayrımın ayrıntısına girilmez; senden istenen, olay anlatan kurgu metni tanımaktır.

T.8.3.26

Anlatım

Destan: bir ulusun kahramanlık anlatısı

Destan, bir ulusun tarihinde derin iz bırakan olayları ve kahramanlıkları, olağanüstü ögelerle birlikte anlatan uzun manzum anlatıdır.

Destanı diğerlerinden ayıran işaretler çok belirgindir:

Kahramanlık vardır. Merkezde olağanüstü güçlü, cesur bir yiğit bulunur.

Olağanüstülük vardır. Kırk gün kırk gece süren yolculuklar, konuşan atlar, tek vuruşta yarılan dağlar... Gerçekte olamayacak şeyler doğal biçimde anlatılır.

Toplumun sesi duyulur. Destan tek bir kişinin başından geçenleri anlatıyormuş gibi görünse de aslında bütün bir ulusun duygusunu, inancını, korkusunu taşır.

Dili ağır ve törenseldir. Abartma (mübalağa) sanatı boldur; sayılar hep büyüktür.

Kendi yazdığım destansı bir parça:

"Dağların ardından gelen atlı, kırk gün kırk gece yol yürüdü. Kılıcı güneşin ışığını ikiye böldü, atının nalı taşa iz bıraktı. Halk onu uzaktan görünce 'Bizim yiğidimiz döndü!' diye bir ağızdan bağırdı. O gün Karadağ'ın karı eridi, ırmaklar coştu, kurumuş kuyular yeniden doldu."

Romanla destanın ikisi de olay anlatır; ama romandaki olaylar günlük hayatta olabilecek şeylerdir, destandaki olaylar ise olağanüstüdür. "Atının nalı taşa iz bıraktı" cümlesi seni doğrudan destana götürür.

T.8.3.26

Çözümlü örnek

Roman mı, destan mı?

Aşağıdaki iki parçanın türünü belirle.

I. "Ayşe, otobüs camından dışarı bakıyordu. Şehirden ayrılalı iki saat olmuştu ve hâlâ ne söyleyeceğini bilemiyordu. Yanındaki koltukta oturan yaşlı kadın, 'İlk kez mi gidiyorsun?' diye sordu. Ayşe başını salladı; boğazında bir düğüm vardı."

II. "Yiğit, üç yıl uyudu; uyandığında sakalı beline inmişti. Atına bindi, yedi ırmağı bir sıçrayışta aştı. Kılıcını çektiğinde gökyüzü karardı, düşman ordusu daha vuruşmadan geri döndü. O günden sonra o toprakta kimse aç kalmadı."

  1. I. parçaya bakalım. Kişi var (Ayşe, yaşlı kadın), mekân var (otobüs), zaman var (yolculuğun ikinci saati), olay var (yolculuk, konuşma) ve bir konuşma geçiyor. Anlatılanların hepsi günlük hayatta olabilecek şeyler; olağanüstü hiçbir şey yok. → ROMAN (olay anlatan kurgu metin).
  2. II. parçaya bakalım. Yine kişi ve olay var ama olaylara dikkat et: "üç yıl uyudu", "yedi ırmağı bir sıçrayışta aştı", "kılıcını çektiğinde gökyüzü karardı". Bunların hiçbiri gerçek hayatta olamaz. Üstelik bir kahraman var ve sonunda bütün bir topluma iyilik geliyor: "o toprakta kimse aç kalmadı". → DESTAN.
  3. Cevap: I → roman, II → destan.
  4. Ayırt etme kuralın şu olsun: ikisi de olay anlatıyorsa, olayların gerçekleşebilirliğine bak. Olabilir şeyler anlatılıyorsa roman, olamayacak şeyler doğalmış gibi anlatılıyorsa destandır.

T.8.3.26

İpucu

Türü bulmak için üç adım

Eline bir parça geldiğinde şu üç adımı sırayla uygula. Adımları atlamazsan neredeyse hiç yanılmazsın.

ADIM 1 — Olay mı, düşünce mi?
Parçada bir olay akıyor, kişiler bir şeyler yapıyorsa bu bir anlatı metnidir → roman ya da destan. Parçada olay yok, bir konu üzerine konuşuluyorsa düşünce yazısıdır → makale, deneme ya da fıkra.

ADIM 2 — Anlatı ise: olağanüstülük var mı?
Varsa destan, yoksa roman.

ADIM 3 — Düşünce yazısı ise: kanıt var mı, konu güncel mi?
Kanıt (sayı, ölçüm, araştırma) varsa makale.
Kanıt yoksa ve yazar kendi iç dünyasında geziniyorsa deneme.
Kanıt yoksa ama konu günün olayıysa ve yazı kısa, çarpıcı bitiyorsa fıkra.

Bu üç adımı bir soruda yarım dakikada işletebilirsin. Önemli olan, doğrudan "hangi tür?" diye düşünmek yerine önce büyük ayrımı yapmandır: olay mı, düşünce mi?

Türü bulmak için üç adım

Çözümlü örnek

Dört parçayı türleriyle eşleştir

Aşağıdaki dört parçanın her birinin türünü belirle.

I. "Bir sözcüğü ne zaman gerçekten öğrendiğimizi düşünürüm bazen. Sözlükte okuduğumuzda mı, yoksa birinin ağzından duyup içimiz ısındığında mı? Bilmiyorum; ama bende ikincisi kalıyor."

II. "Okuma hızı, tanınan sözcük sayısıyla doğrudan ilişkilidir. Bir çalışmada, dağarcığında iki bin sözcük bulunan öğrencilerin dakikada ortalama yüz on, beş bin sözcük bulunanların ise iki yüz kırk sözcük okuyabildiği ölçülmüştür."

III. "Kâtip, mürekkebi bitmiş kalemini masaya bıraktı. Pencereden vuran ışık, defterin sararmış sayfalarına düşüyordu. 'Bugün de gelmedi,' diye mırıldandı ve kapıya baktı."

IV. "Bakanlık dün yeni bir genelge yayımladı: okullarda telefon yasak. Peki bu yasağı kim uygulayacak? Yirmi beş kişilik sınıfta tek başına duran öğretmen mi? Kâğıt üstünde çözülen sorunlar, sınıfta çözülmüş sayılmıyor."

Dört parçayı türleriyle eşleştir

  1. Her parçayı üç adımdan geçirelim.
  2. I. Olay var mı? Yok, düşünce yazısı. Kanıt var mı? Yok. Yazar kendi iç dünyasında mı? Evet — "düşünürüm", "bilmiyorum", "bende ikincisi kalıyor". Güncel bir olaya bağlı değil. → DENEME.
  3. II. Olay var mı? Yok, düşünce yazısı. Kanıt var mı? Var: bir çalışma, "iki bin" ve "beş bin" sözcük, "yüz on" ve "iki yüz kırk" diye ölçülmüş hız. Dil nesnel. → MAKALE.
  4. III. Olay var mı? Var: kâtip kalemi bırakıyor, mırıldanıyor, kapıya bakıyor. Kişi, mekân, diyalog var. Olağanüstülük var mı? Yok, hepsi olabilir şeyler. → ROMAN (olay anlatan kurgu metin).
  5. IV. Olay var mı? Kurgusal bir olay yok; güncel bir karar tartışılıyor. Kanıt sıralanıyor mu? Hayır. Konu güncel mi? Evet, "dün" yayımlanan genelge. Kısa ve çarpıcı bir cümleyle bitiyor mu? Evet. → FIKRA (köşe yazısı).
  6. Cevap: I → deneme, II → makale, III → roman, IV → fıkra.
  7. Dikkat: I ve IV'ün ikisinde de kanıt yok. Onları ayıran şey güncellik. IV bugünün olayına bağlı, I ise her zaman düşünülebilecek bir konu üzerine.

T.8.3.26

Anlatım

Hikâye unsurları: bir anlatıyı ayakta tutan beş direk

Olay anlatan bir metni (öykü, roman, masal, destan) okuduğunda içinde hep aynı ögeleri bulursun. Bunlara hikâye unsurları denir.

OLAY ÖRGÜSÜ: metinde yaşananların birbirine bağlanma biçimidir. Dikkat et, "olay" ile "olay örgüsü" aynı şey değildir. Olay tek tek yaşananlardır; olay örgüsü ise bunların hangi sırayla, hangi neden-sonuç bağıyla dizildiğidir.

KİŞİLER (şahıs ve varlık kadrosu): olayı yaşayanlardır. İnsan olmak zorunda değildir; bir kedi, bir ağaç, hatta konuşan bir saat de kadroya girebilir. Olayın merkezindeki kişiye kahraman denir.

ZAMAN: olayın ne zaman geçtiğidir. Bazen açıkça söylenir ("geçen kış"), bazen ipuçlarından anlarsın ("sobalar yanıyordu").

MEKÂN: olayın geçtiği yerdir. Mekân sadece bir adres değildir; havayı da kurar. "Tozlu, karanlık bir değirmen" ile "güneşli bir okul bahçesi" aynı olayı bambaşka gösterir.

ANLATICI: olayı bize aktaran sestir. Anlatıcı olmadan hikâye bize ulaşmaz.

Şimdi kendi yazdığım kısa öyküyü oku, birazdan bunun üzerinde tek tek çalışacağız:

"Geçen kış, köyün kenarındaki eski değirmende Selim ile Ayşe küçük bir teneke kutu buldular. Kutunun içinden sararmış bir mektup çıktı. Selim mektubu hemen okumak istedi; Ayşe, 'Önce dedeme soralım,' dedi. O akşam ikisi de değirmene bir daha dönmemeye söz verdiler. Ama Selim, bu sözü tutamayacağını daha o an biliyordu."

Hikâye unsurları: bir anlatıyı ayakta tutan beş direk

T.8.3.20

Anlatım

Anlatıcı ve bakış açısı

Anlatıcı, hikâyeyi bize aktaran sestir. Bu ses nereden bakıyorsa ona bakış açısı denir. Sekizinci sınıfta üç bakış açısını tanıman yeter.

BİRİNCİ KİŞİ (kahraman bakış açısı): anlatıcı olayın içindedir, kendi başından geçenleri anlatır. "ben" der. Sadece kendi gördüğünü ve bildiğini aktarabilir; başkalarının içinden geçenleri bilemez.
"Kapıyı ittiğimde içerinin ne kadar soğuk olduğunu fark ettim. Elimde bir mum vardı ve o da titriyordu."

ÜÇÜNCÜ KİŞİ (gözlemci bakış açısı): anlatıcı dışarıdadır, bir kamera gibi yalnızca görüneni anlatır. Kişilerin içinden ne geçtiğini söylemez.
"Kapıyı itti, içeri girdi. Elindeki mum titriyordu. Bir süre kıpırdamadan durdu."

İLAHÎ (hâkim) BAKIŞ AÇISI: anlatıcı her şeyi bilir. Kişilerin geçmişini, aklından geçenleri, hatta gelecekte olacakları bile aktarabilir.
"Kapıyı itti. İçerisi soğuktu ama onu asıl ürperten soğuk değildi; on yıl önce aynı kapıdan çıkarken verdiği sözü hatırlamıştı. Oysa o gece hiçbir şey bulamayacaktı."

Ayırt etmek çok kolay: metinde "ben" varsa birinci kişi. "O" varsa ve anlatıcı kimsenin içini bilmiyorsa gözlemci; kişilerin aklından geçenleri de söylüyorsa ilahî bakış açısıdır.

Bakış açısını bilmek neden önemli? Çünkü anlatıcının bilgisi sınırlıysa okuyucu olarak sen de sınırlı bilirsin. Birinci kişi anlatıcı sana yalan bile söylüyor olabilir; oysa ilahî anlatıcı her şeyi bilir.

Anlatıcı ve bakış açısı

T.8.3.20

Çözümlü örnek

Öyküdeki unsurları tek tek bulma

Yukarıda okuduğun öykü parçasını tekrar al:

"Geçen kış, köyün kenarındaki eski değirmende Selim ile Ayşe küçük bir teneke kutu buldular. Kutunun içinden sararmış bir mektup çıktı. Selim mektubu hemen okumak istedi; Ayşe, 'Önce dedeme soralım,' dedi. O akşam ikisi de değirmene bir daha dönmemeye söz verdiler. Ama Selim, bu sözü tutamayacağını daha o an biliyordu."

Bu parçada olay örgüsünü, kişileri, zamanı, mekânı ve anlatıcıyı belirle.

Öyküdeki unsurları tek tek bulma

  1. Tek tek gidelim.
  2. OLAY ÖRGÜSÜ: Olaylar şu sırayla ve şu bağla diziliyor — (1) kutu bulunuyor, (2) içinden mektup çıkıyor, (3) mektubu okuma konusunda anlaşmazlık doğuyor, (4) bir söz veriliyor, (5) o sözün tutulmayacağı sezdiriliyor. Dikkat et: son cümle olay örgüsünün yönünü belirliyor, çünkü hikâyenin bundan sonra nereye gideceğini haber veriyor.
  3. KİŞİLER: Selim ve Ayşe. Ayrıca konuşmada adı geçen "dede" de kadroya girer; olayda görünmese bile Ayşe'nin kararını etkilediği için varlık kadrosunun parçasıdır.
  4. ZAMAN: "Geçen kış" — genel zaman. Parçanın içinde daha dar bir zaman da var: "o akşam".
  5. MEKÂN: "köyün kenarındaki eski değirmen". Bu mekân seçimi rastgele değil; "eski" ve "kenarda" sözcükleri hikâyeye gizemli bir hava veriyor.
  6. ANLATICI: Anlatıcı olayın içinde değil, "ben" demiyor. Ama son cümlede Selim'in aklından geçeni biliyor: "bu sözü tutamayacağını daha o an biliyordu." Dışarıdan bir gözlemci bunu bilemezdi. Öyleyse anlatıcı ilahî (hâkim) bakış açısıyla anlatıyor.
  7. Sonuç olarak beş unsurun beşi de bu kısacık parçada bulunuyor. Anlatı metinlerinde durum hemen her zaman böyledir.

T.8.3.20

Çözümlü örnek

Bakış açısını belirleme

Aşağıdaki üç parça aynı sahneyi anlatıyor. Her birinin bakış açısını belirle.

I. "Otobüse bindim, en arkadaki boş koltuğa oturdum. Camdan dışarı bakarken elimin titrediğini fark ettim ve kimse görmesin diye cebime soktum."

II. "Otobüse bindi, en arkadaki boş koltuğa oturdu. Bir süre camdan dışarı baktı, sonra elini cebine soktu."

III. "Otobüse bindi, en arkadaki boş koltuğa oturdu. Elinin titrediğini kimse görmesin istiyordu; oysa iki koltuk öndeki kadın onu çoktan fark etmişti bile."

  1. I. parça: Anlatıcı "bindim", "oturdum", "fark ettim" diyor. Olayı yaşayan kişinin kendisi anlatıyor ve yalnızca kendi bildiğini aktarıyor. → BİRİNCİ KİŞİ (kahraman) bakış açısı.
  2. II. parça: "bindi", "oturdu", "baktı". Anlatıcı dışarıda. Sadece görünen hareketleri söylüyor; kişinin ne düşündüğü, elinin neden cebe gittiği hiç geçmiyor. Bir kamera ne görürse onu anlatıyor. → ÜÇÜNCÜ KİŞİ (gözlemci) bakış açısı.
  3. III. parça: Yine "bindi", "oturdu" var ama anlatıcı iki kişinin birden içini biliyor: kahramanın ne istediğini ("kimse görmesin istiyordu") ve öndeki kadının ne fark ettiğini. Kimse aynı anda iki kişinin içini göremez. → İLAHÎ (hâkim) bakış açısı.
  4. Cevap: I → birinci kişi, II → gözlemci, III → ilahî.
  5. Kestirme yol: önce "ben" var mı diye bak; varsa birinci kişidir. Yoksa iç dünya anlatılıyor mu diye bak; anlatılıyorsa ilahî, anlatılmıyorsa gözlemcidir.

T.8.3.20

Sık yapılan hata

Anlatıcı, yazar demek DEĞİLDİR

Bir öyküde "ben" sözcüğünü gördüğünde beynin hemen "demek ki yazar kendi başından geçeni anlatıyor" diyebilir. Bu yanlıştır ve sınavda pahalıya patlar.

YAZAR, kitabın kapağında adı yazan gerçek kişidir. Yaşayan ya da yaşamış, eti kemiği olan bir insandır.

ANLATICI ise yazarın kurduğu bir SESTİR. Yazar onu, tıpkı Selim'i ya da Ayşe'yi kurduğu gibi kurar. Anlatıcı bir çocuk olabilir, yaşlı bir denizci olabilir, hatta bir kedi olabilir.

Bir örnek: kırk yaşında bir yazar, "Okulun ilk günü annemin elini bırakmak istemedim; koridor bana kocaman geldi." diye başlayan bir öykü yazabilir. Buradaki "ben", yazarın kendisi değildir; yazarın yarattığı bir çocuk anlatıcıdır.

Ayrıca anlatıcı her zaman doğruyu söylemek zorunda da değildir. Birinci kişi anlatıcı olayı yanlış anlamış olabilir, bir şeyi bilmiyor olabilir, hatta bilerek gizliyor olabilir. Okurken "anlatıcı bunu nereden biliyor?" diye sorman iyi bir alışkanlıktır.

Soruda "Bu parçanın anlatıcısı kimdir?" diye sorulduğunda cevap asla "yazar" değildir; cevap, metnin içindeki sestir: kahramanın kendisi, dışarıdan bir gözlemci ya da her şeyi bilen bir ses.

T.8.3.20

Anlatım

Her türü aynı biçimde okuyamazsın

Şimdiye kadar türleri tanımayı öğrendik. Peki bunu ne yapacaksın? Cevap şu: türü bilmek, o metni NASIL okuyacağını söyler.

Çünkü her tür senden farklı bir şey ister:

ŞİİR, ana duyguyu ister. Şiirde olay aramazsın; şairin hangi duyguyu (özlem, sevinç, yalnızlık, umut) yaşattığını ararsın. Şiiri sesli, ölçüsüne ve durakların yerine dikkat ederek okursun. Sözcüklerin sözlük anlamı çoğu zaman yetmez; yan anlamlar, benzetmeler önemlidir.

ÖYKÜ VE ROMAN, olayı ister. Okurken "ne oldu, kim yaptı, nerede ve ne zaman oldu, sonra ne olacak?" diye ilerlersin. Kişileri ve aralarındaki ilişkiyi takip edersin.

BİLGİLENDİRİCİ METİN (makale, ansiklopedi maddesi, haber), ana fikri ister. Okurken "yazar bana ne öğretmek istiyor, hangi bilgiyi veriyor, hangi dayanağı sunuyor?" diye ilerlersin. Burada duygu aramak boşunadır.

DENEME VE FIKRA, yazarın görüşünü ister. "Yazar bu konuda ne düşünüyor?" sorusunun cevabını ararsın.

Bir metni yanlış türden okumak, en sık yapılan okuma hatasıdır. Şiiri "ne olmuş burada?" diye okuyan öğrenci hiçbir şey bulamaz; makaleyi "ne kadar duygulu" diye okuyan öğrenci de ana fikri kaçırır.

T.8.3.2

Anlatım

Şiiri okumak: ana duyguyu aramak

Şiir, diğer türlerden en çok ayrılan tür olduğu için üzerinde ayrıca duralım.

Şiirde cümleler değil dizeler vardır. Dizeler kısa olduğu için her sözcük ağırlık taşır. Bu yüzden şiiri hızlı okumak işe yaramaz; yavaş, hatta sesli okumak gerekir.

Şiirde aradığın şey ANA DUYGUdur. Ana duygu, şiiri okuyup bitirdiğinde içinde kalan histir. Bunu bulmak için kendine iki soru sor: "Bu şiiri okurken hangi duyguyu hissettim?" ve "Şair hangi sözcüklerle bu duyguyu kurdu?"

Kendi yazdığım kısa bir şiir parçasına bakalım:

"Sokağın ucunda bir ışık kalmış,
kimse yakmamış, kimse söndürmemiş.
Ben her akşam oradan geçerken
bir el sallar gibi oluyor bana."

Burada anlatılan bir olay yok. "Ne oldu?" diye sorarsan cevabı yok: birisi bir sokaktan geçiyor, o kadar. Ama duygu var. Hangi duygu? Yalnızlık ve ona eşlik eden küçük bir avuntu. "Kimse yakmamış, kimse söndürmemiş" dizesi terk edilmişliği; "bir el sallar gibi" benzetmesi ise o yalnızlığın içinde tutunulan bir dostluğu veriyor.

Dikkat: "bir el sallar gibi oluyor" gerçekten bir el sallamıyor. Bu bir benzetmedir. Şiiri sözlük anlamıyla okursan, sokakta el sallayan biri arar ve hiçbir şey bulamazsın. Şiir okumanın ilk kuralı budur: sözcüğün altına bak.

Şiiri okumak: ana duyguyu aramak

T.8.3.2

Çözümlü örnek

Hangi parçayı nasıl okumalısın?

Aşağıda aynı konuyu (yağmuru) işleyen üç parça var. Her birini okurken neyi aramalısın?

I. "Yağmur, havadaki su buharının yükselip soğuyarak yoğuşması sonucunda oluşur. Yoğuşan damlacıklar bulut içinde birleşir; ağırlaştıklarında yere düşer. Bir bölgeye yılda düşen yağmur miktarı, orada hangi bitkilerin yetişebileceğini büyük ölçüde belirler."

II. "Yağmur başladığında Ayşe balkondaki çamaşırları toplamayı çoktan unutmuştu. Camın önüne oturdu, avucunu soğuk cama yasladı. Aşağıda çocuklar bağırarak koşuşuyordu. 'Keşke ben de aşağıda olsaydım,' diye geçirdi içinden."

III. "Yağmur, unuttuğum bir şarkıyı hatırlatır bana:
ne sözü kalmıştır aklımda ne adı,
yalnız ıslanmış bir avlu,
yalnız kapanmayan bir pencere."

  1. I. parça bilgilendirici bir metindir. Burada aranacak şey ANA FİKİR ve bilgidir. Okurken şunu sorarsın: yazar bana ne öğretiyor? Cevap: yağmurun nasıl oluştuğu ve yağış miktarının bitki örtüsünü belirlediği. Bu parçada duygu aramak yanlış olur; "yazar yağmuru seviyor mu?" sorusunun cevabı yoktur.
  2. II. parça bir anlatı metnidir (öykü). Burada aranacak şey OLAY ve kişilerdir. Okurken sorarsın: kim, nerede, ne yapıyor, ne hissediyor? Cevap: Ayşe balkonun camında oturuyor, dışarı çıkamamanın burukluğunu yaşıyor. Bu parçada "yağmur nasıl oluşur?" diye bir bilgi aramak boşunadır; metin bunu anlatmıyor.
  3. III. parça şiirdir. Burada aranacak şey ANA DUYGUdur. Okurken sorarsın: bende hangi duygu kaldı? Cevap: hatırlanamayan bir şeyin özlemi, eksiklik duygusu. "Islanmış bir avlu", "kapanmayan bir pencere" görüntüleri bu eksikliği kuruyor. Burada olay aramak boşunadır: parçada hiçbir şey olmuyor.
  4. Özet cevap: I → ana fikir ara, II → olayı ve kişileri takip et, III → ana duyguyu bul.
  5. Aynı konu üç ayrı türde yazıldığında senden istenen okuma da üç ayrı türden olur. Konu değil, tür belirler.

T.8.3.2

Çözümlü örnek

Şiirde ana duyguyu bulma

Aşağıdaki dörtlüğü oku ve ana duygusunu belirle. Ana duyguyu hangi sözcüklerden çıkardığını da söyle.

"Bahçedeki ceviz artık benden uzun,
omzuna kuşlar konuyor sabahları.
Ben büyüdükçe ev küçüldü sanki,
yalnız o büyüdü benimle birlikte."

  1. Önce yanlış yolu eleyelim: "Bu dörtlükte ne oldu?" diye sorarsan cevabın "bir ağaç büyümüş" olur ve şiiri hiç anlamamış olursun. Şiirde olay aranmaz.
  2. Doğru soru şu: bunu okuyunca içimde ne kaldı?
  3. İlk iki dize bir büyümeyi anlatıyor ama neşeli bir büyüme değil bu; ağaç artık "benden uzun", yani konuşan kişi geride kalmış. Üçüncü dize kilit dize: "Ben büyüdükçe ev küçüldü sanki." Ev gerçekte küçülmez; küçülen, çocukluğun sığdığı dünyadır. Son dize ise bir tek ağacın o dünyadan geriye kaldığını söylüyor.
  4. Ana duygu: geçip giden çocukluğa duyulan özlem ve bunun getirdiği hüzün.
  5. Bu duyguyu kuran sözcükler: "artık" (bir şeyin değiştiğini bildirir), "küçüldü sanki" (gerçek değil, duyguya ait bir küçülme), "yalnız o" (geriye tek bir şeyin kaldığını söyler).
  6. Dikkat edilecek nokta: "omzuna kuşlar konuyor" dizesinde ağacın omzu yoktur; ağaç insana benzetilmiştir. Şiiri okurken bu benzetmeleri sözlük anlamıyla değil, kurdukları duyguyla okursun. İşte türün özelliğine uygun okuma budur.

T.8.3.2

Anlatım

Gerçek ve kurgusal unsurlar aynı metinde bulunabilir

Bir metin ya tümüyle gerçektir ya tümüyle hayal ürünüdür diye düşünme. Çoğu metin ikisinin karışımıdır ve senden istenen, hangisinin hangisi olduğunu ayırmaktır.

GERÇEK UNSUR: dünyada gerçekten var olan ya da olmuş olandır. Gerçek şehirler (İzmir, Erzurum), gerçek tarihler (1923), gerçek kişiler, gerçek doğa olayları, gerçekten çalışan araçlar...

KURGUSAL UNSUR: yazarın tasarladığı, gerçekte olmayan ya da olmamış olandır. Uydurma kişiler, yaşanmamış olaylar, olağanüstü varlıklar, gerçekleşmesi imkânsız durumlar...

Ayırt etmenin ölçütü şudur: bu ögenin doğruluğunu metnin dışından kontrol edebilir miyim?

Edebiliyorsan gerçektir. "İzmir bir liman şehridir" cümlesini haritaya bakıp doğrulayabilirsin.
Edemiyorsan kurgudur. "Selim, Kordon'da yürürken kendisine annesinin adıyla seslenildiğini duydu" cümlesini nereden doğrulayacaksın? Selim diye biri yok, o seslenme hiç olmadı.

Kurgusal metinlerde gerçek unsur bolca bulunur; çünkü yazar hikâyesini inandırıcı kılmak ister. Bir romanı gerçek bir şehirde geçirmek, okuru içine çeker.

Bilgilendirici metinlerde ise kurgusal unsur bulunmamalıdır. Bir makalede yazar uydurma bir ölçüm veremez; verirse o metin güvenilirliğini yitirir.

Özetle: gerçek unsur bir metni bilgilendirici yapmaz, kurgusal unsur da bir metni değersiz yapmaz. İkisi de bir arada bulunabilir; senin işin ayırmaktır.

T.8.3.24

Sık yapılan hata

Gerçek bir yer ya da tarih adı, metni gerçek yapmaz

Bu, gerçek-kurgu sorularının bir numaralı tuzağıdır.

Bir metinde İzmir, Erzurum, Kapadokya, 1999 depremi, Boğaz Köprüsü gibi gerçek adlar geçiyor diye o metin gerçek olmaz. Yazarlar bunları hikâyelerini inandırıcı kılmak için bilerek kullanır.

Şu cümleye bak:

"Ekim ayında İzmir'e giden Selim, Kordon'da yürürken tanımadığı bir kadının kendisine annesinin adıyla seslendiğini duydu."

Bu cümlede İzmir gerçek, Kordon gerçek, ekim ayı gerçek. Ama Selim diye biri yok, o seslenme hiç yaşanmadı. Yani metnin ORTAMI gerçek, OLAYI kurgudur. Böyle bir cümle bir romandan alınmış olabilir.

Tuzağın ters yönü de var: bir metinde uydurma gibi görünen bir ad geçiyor diye metin kurgu olmaz. Bir bilim yazısında hiç duymadığın bir kimyasalın adı geçebilir; duymamış olman onu uydurma yapmaz.

Doğru ölçüt her zaman aynı: bu ögenin doğruluğu metnin dışından kontrol edilebilir mi?

Bir başka sık hata: "Bu olay gerçekten yaşanmış gibi anlatılmış, demek ki gerçektir." Anlatım gerçekçi olabilir; bu, olayın gerçekten yaşandığını göstermez. Roman zaten gerçekçi anlatmaya çalışır — işi budur.

Gerçek bir yer ya da tarih adı, metni gerçek yapmaz

T.8.3.24

Çözümlü örnek

Gerçek unsurları kurgusal unsurlardan ayırma

Aşağıdaki parçada gerçek ve kurgusal unsurları ayır.

"Deniz suyu tuzludur; içindeki tuz oranı bölgeden bölgeye değişir. Kaptan Rıza da bunu iyi bilirdi. O sabah teknesini limandan çıkarırken, suyun rengine bakıp 'Bugün akıntı ters,' dedi. Torununa döndü: 'Denizin dilini öğreneceksin, kitaptan değil sudan.' Sonra dümeni kırdı ve tekne, güneşin doğduğu yöne doğru süzüldü."

  1. Cümleleri tek tek elden geçirelim ve her birine "bunu metnin dışından doğrulayabilir miyim?" diye soralım.
  2. "Deniz suyu tuzludur; tuz oranı bölgeden bölgeye değişir." → Doğrulayabilirim; bu bilinen bir bilgidir. GERÇEK unsur.
  3. "Güneşin doğduğu yön" → Güneş her gün belirli bir yönden doğar. GERÇEK unsur.
  4. Akıntının yön değiştirmesi ve bunun su renginden anlaşılabilmesi → Denizde akıntı vardır ve deneyimli denizciler suyun görüntüsünden bilgi çıkarır. GERÇEK unsur.
  5. "Kaptan Rıza" → Böyle bir kişinin varlığını doğrulayamam; yazarın kurduğu bir kişidir. KURGUSAL unsur.
  6. "O sabah teknesini limandan çıkarması, torununa söyledikleri, dümeni kırması" → Bu olaylar hiç yaşanmadı; yazar tasarladı. KURGUSAL unsur.
  7. Sonuç: Parçadaki bilgiler (tuzluluk, akıntı, güneşin doğuşu) gerçek; kişiler ve olaylar kurgusaldır. Metnin kendisi kurgusal bir anlatıdır, çünkü asıl iskeleti olaydır; gerçek bilgiler o iskeletin üzerine, inandırıcılık için serpiştirilmiştir.
  8. Dikkat: Parçanın ilk cümlesi tam bir bilgilendirici cümledir. Ama bir cümlenin bilgilendirici olması metnin tamamını bilgilendirici yapmaz. Türü, metnin bütününe bakarak belirlersin.

T.8.3.24

Anlatım

Metinler arası karşılaştırma

Bazen sana iki metin birlikte verilir ve "bu ikisi arasındaki fark nedir?" diye sorulur. Buna metinler arası karşılaştırma denir.

Karşılaştırırken hep aynı beş başlıktan gidersin:

1. KONU: İkisi aynı şeyden mi söz ediyor? Çoğu zaman evet — zaten bu yüzden yan yana konmuşlardır.

2. TÜR: Biri makale, öbürü öykü olabilir. Tür farkı, geri kalan bütün farkların kaynağıdır.

3. AMAÇ: Biri bilgilendirmek, öbürü hissettirmek isteyebilir.

4. DİL VE ANLATIM: Biri nesnel, terimli ve ölçülüdür; öbürü öznel, benzetmeli ve duyguludur.

5. BAKIŞ AÇISI VE YARGI: İkisi aynı konuda farklı, hatta zıt şey söylüyor olabilir.

Aynı metnin farklı biçimleri de karşılaştırılabilir. Örneğin bir yabancı öykünün iki ayrı çevirisi, ya da bir kitabın eski ve yeni baskısı. Bu durumda konu ve olay aynıdır; değişen tek şey sözcük seçimi, cümle kuruluşu ve akıcılıktır.

Karşılaştırma sorularında yapılan en yaygın hata, iki metin arasındaki farkı "biri güzel yazılmış, öbürü değil" diye anlatmaktır. Bu bir karşılaştırma değil, bir beğeni bildirimidir. Sen ölçütle konuşacaksın: tür, amaç, dil, bakış açısı.

T.8.3.23

Çözümlü örnek

Aynı konu, iki farklı tür

Aşağıdaki iki parça da depremi anlatıyor. İkisini tür, amaç, dil ve bakış açısı bakımından karşılaştır.

I. "Deprem, yer kabuğundaki levhaların birbirine uyguladığı basıncın aniden boşalmasıyla oluşur. Bir bölgede depremin ne kadar yıkıcı olacağını belirleyen tek etken depremin büyüklüğü değildir; zeminin cinsi ve yapıların dayanıklılığı da en az onun kadar belirleyicidir. Bu nedenle aynı büyüklükteki iki deprem, iki farklı şehirde çok farklı sonuçlar verebilir."

II. "Sallantı başladığında Fatma nine, masanın altına girecek kadar çevik değildi. Kapı pervazına tutundu, gözlerini kapadı. Duvardaki takvim düştü, sonra bardaklar. Sarsıntı bitince ortalık bir anda öyle sessizleşti ki, kendi soluğunun sesini duyabildi. 'Demek yine,' diye mırıldandı."

Aynı konu, iki farklı tür

  1. Beş başlıktan sırayla gidelim.
  2. KONU: İkisi de deprem. Bu ortak.
  3. TÜR: I. parçada olay yok, bilgi ve dayanak var; nesnel bir dille yazılmış → bilgilendirici metin (makale). II. parçada kişi (Fatma nine), mekân (ev), zaman (sarsıntı anı) ve olay var → anlatı metni (öykü/roman parçası).
  4. AMAÇ: I. parça depremin nasıl oluştuğunu ve neyin yıkıcılığı belirlediğini ÖĞRETMEK istiyor. II. parça depremin bir insanda nasıl hissedildiğini YAŞATMAK istiyor.
  5. DİL VE ANLATIM: I. parçada terimler var ("yer kabuğu", "levha", "zeminin cinsi"), cümleler uzun ve nesnel; hiçbir duygu ifadesi geçmiyor. II. parçada kısa cümleler, somut ayrıntılar ("takvim düştü, sonra bardaklar") ve bir iç ses var; duygu doğrudan verilmiyor ama ayrıntılarla hissettiriliyor.
  6. BAKIŞ AÇISI: I. parçada bir anlatıcı yok; yazar dışarıdan bilgi veriyor. II. parçada olayı dışarıdan aktaran bir anlatıcı var ve Fatma nine'nin duyduğunu bildiği için gözlemcinin biraz ötesine geçiyor.
  7. ORTAK YAN: İkisi de gerçek bir doğa olayından söz ediyor. FARK: I gerçeği açıklıyor, II gerçeğin bir insandaki izini kurguyla anlatıyor.
  8. Kısacası konu aynı, tür farklı; tür farklı olduğu için de amaç, dil ve okuma biçimi baştan sona değişiyor.

T.8.3.23

Çözümlü örnek

Aynı metnin iki çevirisini karşılaştırma

Aynı yabancı öykünün ilk cümlesi iki ayrı çevirmenin elinden şöyle çıkmış:

A çevirisi: "Kapıyı açtığımda dışarıda kar vardı ve şehir tamamen sessizdi."

B çevirisi: "Kapıyı araladım; kar yağıyordu, şehrin bütün sesi kesilmişti."

Bu iki çeviriyi karşılaştır. Aralarındaki fark nedir, bu fark neyi değiştirir?

  1. Önce ortak olanı saptayalım: anlatılan olay aynı. Biri kapıyı açıyor, dışarıda kar var, şehir sessiz. Yani KONU ve OLAY özdeş. Metinler arası karşılaştırmanın bu türünde tür de aynıdır; ikisi de öykü.
  2. Farklar sözcük seçiminde ve cümle kuruluşunda:
  3. "Açtığımda" ile "araladım": Açmak kapıyı tam açmaktır; aralamak azıcık açmaktır. B çevirisi daha temkinli, daha ürkek bir hareket çiziyor.
  4. "Kar vardı" ile "kar yağıyordu": Birincisi durağan bir durum bildiriyor, ikincisi süren bir hareket. B'de sahne canlanıyor.
  5. "Tamamen sessizdi" ile "bütün sesi kesilmişti": Birincisi bir durumu bildiriyor. İkincisi ise sesin önce var olduğunu, sonra kesildiğini sezdiriyor; bu yüzden daha tedirgin edici.
  6. Cümle kuruluşu: A tek cümle hâlinde "ve" ile bağlanmış, düz akıyor. B ise noktalı virgülle bölünmüş; bu bölünme okumayı yavaşlatıyor ve sahneye ağırlık katıyor.
  7. Sonuç: İki çeviri aynı olayı anlatıyor ama B çevirisi daha gergin, daha hareketli bir hava kuruyor; A çevirisi daha yalın ve durağan.
  8. Çıkarılacak ders: aynı metnin farklı çevirileri karşılaştırılırken olayı değil, SÖZCÜK SEÇİMİNİ ve CÜMLE KURULUŞUNU karşılaştırırsın. Çünkü değişen tek şey budur — ve duyguyu kuran da tam olarak budur.

T.8.3.23

İpucu

LGS'de bu konu nasıl sorulur?

Metin türleri konusu sınavda genellikle şu beş kalıptan biriyle gelir. Hangi kalıpla karşılaştığını daha soruyu okurken anlarsan zaman kazanırsın.

1. "Bu parçanın türü aşağıdakilerden hangisidir?" → Üç adımı işlet: olay mı düşünce mi, olağanüstülük var mı, kanıt var mı.

2. "Bu parça hangi türden alınmış olabilir?" → Aynı iş, sadece kibarca sorulmuş hâli. Cevabı seçeneklerde ara, ama önce kendi kararını ver.

3. "Aşağıdakilerden hangisi bu parçanın türüne ait bir özellik DEĞİLDİR?" → Burada dört doğru bilgi bir yanlış bilgi vardır. Yanlışı bulmak için türü önceden bilmen gerekir; parça sana türü söylemez.

4. "Bu parçada hikâye unsurlarından hangisine yer verilmemiştir?" → Olay, kişi, zaman, mekân, anlatıcı diye tek tek işaretle; eksik kalanı bul.

5. İki parça verilip "bu iki metnin ortak/farklı yönü nedir?" diye sorulur. → Beş ölçütü sırayla uygula: konu, tür, amaç, dil, bakış açısı.

Çalışma önerisi: her gün okuduğun bir gazete köşesine, bir kitap sayfasına ya da bir ders kitabı paragrafına bak ve kendi kendine "bu hangi tür, nereden anladım?" diye sor. Bu konu ezberle değil, metne bakma alışkanlığıyla öğrenilir.

Özet

Aklında kalsın

Metin türü, bir yazının hangi amaçla ve nasıl bir dille yazıldığını gösterir. Bu ünitede beş tür üzerinde durdun:

- MAKALE: bir düşünceyi KANITLAYARAK savunur. Sayı, ölçüm, araştırma vardır; dil nesneldir.
- DENEME: yazarın kendisiyle konuşmasıdır. Kanıt aranmaz; "sanırım, kim bilir" boldur, dil samimidir.
- FIKRA (KÖŞE YAZISI): güncel bir konuyu kısa ve çarpıcı biçimde ele alır. Bu, güldürü fıkrası DEĞİLDİR.
- ROMAN: kurgusal bir olayı uzun uzun anlatır; kişi, zaman, mekân, anlatıcı vardır.
- DESTAN: bir ulusun kahramanlığını olağanüstü ögelerle anlatır; abartma boldur.

Türü bulurken üç adımı işlet: (1) olay mı düşünce mi, (2) anlatıysa olağanüstülük var mı, (3) düşünceyse kanıt var mı ve konu güncel mi.

Hikâye unsurları beştir: olay örgüsü, kişiler (şahıs ve varlık kadrosu), zaman, mekân, anlatıcı. Anlatıcının nereden baktığına bakış açısı denir: birinci kişi ("ben"), gözlemci (sadece görünen) ve ilahî (her şeyi bilen).

Türü bilmek, okuma biçimini belirler: şiirde ANA DUYGU, öykü ve romanda OLAY, bilgilendirici metinde ANA FİKİR, deneme ve fıkrada YAZARIN GÖRÜŞÜ aranır.

Gerçek ile kurguyu ayırırken tek ölçüt şudur: bu ögenin doğruluğunu metnin dışından kontrol edebilir miyim? Edebiliyorsam gerçek, edemiyorsam kurgudur. Gerçek bir şehir ya da tarih adının geçmesi metni gerçek yapmaz.

İki metni karşılaştırırken beş ölçütten git: konu, tür, amaç, dil ve anlatım, bakış açısı. "Biri daha güzel yazılmış" bir karşılaştırma değildir.

Son olarak iki tuzağı unutma: makale ile denemeyi ayıran şey KANITLAMAdır; ve anlatıcı asla yazarın kendisi demek değildir.